Ankara'nın en soğuk, en puslu ve en saçma günlerinden biriydi. Hasta hasta bakkala gitmiş, çamurlara bata çıka ve tabi ki söylene söylene dönmüştüm. Oturma odasına geçip kanepeye uzanmamla birlikte alt kattan gelen bir cığlıkla sıçramam bir olmuştu. Ayakta öylece çakılıp kalmıştım ve ne olup bittiğine anlam vermeye çalışıyordum. O çığlık, birkaç saniye içinde bağırarak ağlayan bir kadın sesine dönüştü. Çok kötü birşey olmuştu. Birisi ölmüştü kesin, başka birşey olamazdı! Ben bunları geçirirken aklımdan, babam odaya girdi ve sanki ailesinden birisini kaybetmiş gibi üzgün bir ifadeyle: "Uğur Mumcu'yu öldürmüşler" dedi. Büyük bir boşluk sonrası. Herşey saniyeler içinde olup bitmişti, Uğur Mumcu ölmüştü! O an anladım o çığlığın nasıl yürekten kopup göklere karıştığını ve anladım ne kadar önemli bir insanı yitirdiğimizi.
20 senedir her 24 Ocak günü duyduğum, güzel ülkemin en büyük değerlerinden birinin kopartılıp alındığının şahitidir o çığlık... Aynı 3 Temmuz gibi, aynı 1 Mayıs 77 gibi ve Sabahattin Ali gibi, Nazım Nikmet gibi daha nicelerinin de şahitidir.
İşte o yüzden tarihler önemlidir. Toplumsal belleğimizin önemli figürlerindendir. Tarihlerin bize hissettirdiklerini unutmamamız lazım ki; kaybettiklerimizi yaşatabilelim ve gelecekte yaşanabilecek olumsuzlukların önüne geçebilelim.
Çakmadan Geçemedim: Uğur Mumcu'ları, Abdi İpekçi'leri düşünüp, dönüp bir de bugüne bakınca bokun, pisliğin içinde yüzen basının acınası hali gözümün önüne geliyor. Gazeteci olmayan patronlar, iğrenç bağlantılar, tepeden inme çapulcularla doldurulmuş, basın tanımının içi boşaltılmış geriye posası kalmış bir sektör. Yüzdüğünüz pislikte boğulun...